İskender Pala ve yeni kitabı Dört Güzeller…

İskender Pala, yazdığı kitaplarla hayat-edebiyat ilişkisini somutlaştırmaya devam ediyor. Pala, son kitabı Dört Güzeller’de, daha çok ilim dünyasının kavramları olarak bilinen Anasır-ı Erbaa / Toprak, Su, Hava, Ateş’in kültür ve medeniyet boyutunu ortaya koyuyor. Okurlarına yine dört dörtlük bir edebiyat ziyafeti sunan Pala “Hayatın içindeki edebiyattan ziyade edebiyatın içindeki hayatla ilgiliyim.” diyor.

Anasır-ı Erbaa’yı ‘Dört Güzeller’ biçiminde isimlendirmeniz nasıl bir mesaj/yönlendirme içeriyor?

Okuyucularım bilir; benim kitaplarımın isimleri güzeller ve güzellikler üzerinedir. Bugün gençlerin bilgi planında “Dört Element” diye anılan Anâsır-ı Erbaa’yı, Dört Güzeller adıyla sunmamın birinci sebebi budur. Ancak ondan öte Dört Element adı fazlaca kimya ve fizik; Anâsır-ı Erbaa da klasik astroloji ve kozmogoni kokuyordu. Bense işin tarihsel, kültürel ve sanatsal boyutuyla ilgilendim ve günümüz insanına sunulacak bir hazine önünde duruyordum. Hazinedeki her şey gibi o da “Güzel” oldu.

Su ve ateş, toprak ve havaya göre daha çok hacim kaplıyor, edebiyatta tuttuğu yer de böyle mi?

Kültürel anlamda su ve ateşin bütün toplumlarda büyük etkisi olduğu düşünülürse edebiyata da böyle yansıması tabiidir. Şiirde bazı mecazlar, alegoriler, teşbihler açısından da durum böyledir. En azından bir sözlük açıp bu dört kelimeyi incelesek hacim yönünden su ve ateşin toprak ile havayı bastırdığı, deyimler, terimler, atasözleri vb. kelime grupları ve müştaklarıyla da su ve ateşin kültürü daha fazla etkilediği görülür. Bu birikimi kullandığım için iki unsur diğer iki unsurdan daha fazla yer kapladı.

Dört elemente beşincisini de Müslüman filozoflar ekledi. Ama hâlâ dört element olarak akıllarda. Beşinci elementin zihinlerde yer edinemeyişinin, kavramın ‘beş unsur’a dönüşemeyişinin sebebi, beşinci elementin kültürel boyuta geçememesi mi?

İslam dünyasında bilimin gelişme çağında eski Yunan bilginlerinin teorileri geliştirilip dört unsura bir beşinci unsur olan “isir” maddesi ilave olunmuş, buna göre teoriler üretilmiştir. Ne var ki ortaçağ karanlığına takılıp kalan Batı, Rönesans sonrası aydınlanma çağında Doğu’ya ait her şeyi yağmalayıp kendisine mâl etme yolunu seçti. Oysa İslam bilginleri eski Mısır ve Yunan’dan intikal eden bilgilere hürmetle yaklaşmış, onların te’lif ve müelliflerine saygı göstermiş, adlarını hürmetle anmış, söz gelimi Platon’a “Eflatun-i İlahî” olarak saygı göstermiştir. Oysa -Farabi veya İbn Sina dışta bırakılırsa- Batılı adam, Doğu’nun bilgisini tercüme etme veya yazarlarının adlarını anma gereği duymamış, bilakis onların kitapları içinde işe yarar ne bulduysa kendi fikri gibi kullanma cür’etkârlığını göstermiştir. Bugünün icatlar ansiklopedilerinde Müslüman bilim adamlarına rastlanmayışının bir sebebi budur. İsir maddesinin gündeme gelmesi de ancak kuantum fiziği çağının başlamasını ve izafiyet teorisinin dillendirilmesini beklemiştir.

Dört Güzeller’in kültür ve medeniyet boyutuna dair denemeler sunuyorsunuz okura. Her kavramın daha farklı bir dili mi var?

Çevremizi kuşatan her varlığın, eşyanın, sesin, rengin bize kabul ettirmeye çalıştığı bir ruhu ve konuştuğu bir mânâ dili vardır. Her sabah yüzümüze çarptığımız bir avuç suyun hakikati yalnızca avucumuza alabildiğimiz görüntü veya şekliyle mi sınırlıdır, suyun diğer hallerinde sevinçli veya hüzünlü, korkunç veya güzel, şiddet veya dostluk kaynağı olma gibi görüntüleri bize neler anlatır, biz bunları algılayabilir miyiz?!.. Okuyucu bu soruları kendisine sorsun, cevaplar bulmaya çalışsın istedim. Gerçekten de su yalnızca su değildir veya hava da sadece hava değil…

Kitapta filozofların hikâyelerinden Kur’an ayetlerine, Müslüman alimlerin kıssalarına kadar uzanan geniş bir altyapı göze çarpıyor. Yani edebiyatın diğer alanların içine uzanan kılcallarını gösteriyorsunuz. İnsan, medeniyet algısını böyle mi şekillendirmeli?

Bence bir okuyucu medeniyete bakışını yelpazenin bu geniş açısıyla oluşturmalı. Ne kıssaları inkar, ne filozofları terk ile bir yere varılamaz. Mazi veya istikbalden birini terk edemeyiz. Aydın insan hem akıl hem gönül iklimlerini fethetmek zorundadır. İnsandaki kültür birikimi bilgilenme süreciyle başlar. Bilgilerin sentezinden sonra fikir olarak zihnimizde kalan tortu bize medeniyetin kapılarını açar. Bilgilerden bazılarını dışlayan bir kültür, medeniyet haline dönüşemez. Tek kanatla uçamayan kuş gibi.

Dört Güzeller kime hitap ediyor?

Her zamanki okuyucuma elbette; yani gençlere, kendini aydınlanmaktan sorumlu gören insanlara, okumayı bir erdem değil zaruret olarak görenlere, şiirden anlayan ve gönül diliyle konuşanlara. Bunların hepsi aynı kişi, topyekun bir vücuttur. Ancak onlar sayesinde geleceğimiz daha aydınlık olacak. Gerçi okuyucum savaş kelimesinden nefret eder ama, eğer gelecekte bir kültür savaşı olacaksa, orada kullanılacak silahların bazılarını Dört Güzeller’in içinde bulacaklar.

Kitaplarınız hayatın içindeki edebiyatı / edebiyatın içindeki hayatı bulup sunma çabası mı?

Böyle de denilebilir tabii. Hayatın edebiyatla güzelleştiği, edebiyatın da hayat ile zenginleştiği düşünülürse edebiyatımızın bütün bir geçmişi, biraz da o çağların aynası hükmünde sayılabilir. Bir edebiyatçı çoğunlukla kendi çağını anlatır, çağının bakış açısını eserine yansıtır. Eski zamanların şairleriyle her merhabalaştığımda kendi çağlarına dair bir şeyler öğreniyorum ve bu bana hayranlık veriyor. Galiba hayatın içindeki edebiyattan ziyade edebiyatın içindeki hayatla ilgiliyim.

Evimin dört elementine, …’ biçiminde bir ithaf var başta. Bu gözle bakıldığında herkes kendini bir elemente benzetecek. Girişteki musiki taksimi başlığının altındaki bilgilerle bakarsak, bütün insanlar ya sudur ya ateştir ya hava ya da toprak denilebilir mi?

Dört element hayatın her kademesinde mevcuttur ve burçlar sisteminden musıkî taksimine, kıyafetnamelerdeki karakter ölçümlerinden maddenin konumuna varasıya kadar hemen her alana olan etkisi ciltler dolusu kitap haline getirilmiştir. Bunların tümüne birden “saçmalık” gözüyle bakılamaz elbette. En azından ben öyle görmüyorum. Tabiatımızdaki hakim elementin bizi etkilediğine inanıyorum ve herkesin de böyle bir etki altında nefes alıp vermesi ihtimalini uzak görmüyorum. Biz farkında olsak veya olmasak, doğduğumuz andan itibaren çevremizdeki toprak, hava, su veya ateş ile belli oranlarda yakın veya uzağız.

Bu dört güzel içinde seçim yaptınız mı? Sizin güzeliniz hangisi?

Bunun kesin cevabı bulamadım. Ruhum su, gönlüm ateştir çünkü. Bedenim topraktan, zihnim ise havaîdir.

(Zaman Gazetesi Gençlik ekinin 20 Temmuz 2008 sayısından Musa Güner’in yaptığı röportajdan alıntıdır.)

 

Bu yazı Iskender Pala içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s